SERGİ | Bir Bakıştan Diğerine – Fotoğrafın icadının 200. yılı

06.11.2026 10:00
13.12.2026
Fotoğrafın İcadının 200. Yılı
Sergi: Bir Bakıştan Diğerine
Ara Güler / Jean Dieuzaide
Bakıştan Sayfaya: France PhotoBook
Suya Yazmak: Julie Chaffort
Beden Halleri: Félicités 2026, Arles Ulusal Fotoğraf Yüksekokulu
06.11 – 13.12.2026
Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi – JF. Kennedy Cd. Kavaklıdere
Giriş ücretsiz
Institut français Ankara ve Çankaya Belediyesi fotoğraf sanatının 200. yılını çok özel bir karma sergi ile kutluyor. Dört ayrı bölümden oluşan “Bir Bakıştan Diğerine” adlı karma sergi, fotoğraf tarihini çağdaş üretimle, kültürel mirası yeni kuşakların çalışmalarıyla, fotoğrafı yayıncılıkla, eğitimi ise mesleki gelişimle buluşturmayı amaçlayan 2026 Fransız-Türk fotoğraf sezonunun Ankara’daki ilk etkinliğini oluşturuyor.
Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde ne göreceksiniz?
Beden Halleri : Arles Ulusal Fotoğraf Yüksekokulu (ENSP) Sergisi, Félicités 2026
Institut français Türkiye, “Beden Halleri” başlığıyla ile Arles Ulusal Fotoğraf Yüksekokulu’nda (ENSP) yetişen yeni kuşak fotoğrafçıları öne çıkarıyor. Arles Ulusal Fotoğraf Yüksekokulu, her yıl en başarılı öğrencilerini bir sergiyle ödüllendiriyor.
Beden Halleri başlıklı sergi, bu sekiz genç mezunun çalışmalarında bedenin tuttuğu merkezi yeri görünür kılıyor. Beden burada her zaman doğrudan bir konu olarak değil; içinde bulunduğu bağlam, çevre ve kültürle etkileşime giren ve bu etkileşimle şekillenen bir varlık olarak ele alınıyor.
Serginin kademeli olarak ilerleyen yerleştirme düzeni, izleyiciyi önce toprak parçasına (Aïda Lechugo), hayvanlar dünyasına (Susanna de Vido) ve kadın dayanışması ile aileye (Arina Starykh) dayanan somut yaklaşımlarla buluşturuyor. Ardından göz kamaşması (Gaspard Labastie), hayaletimsi olan (Renato Balla), kayboluş (Guillaume Chevalier Fustec) ve görünmez kılınma (Lila Niel) gibi daha soyut, elle tutulamayan kavramlara yöneliyor ve son olarak gökyüzüne ve gök cisimlerine (Hugo Jacq) uzanıyor. Böylece sergi, bedeni kültürel, toplumsal, siyasi ve bilimsel boyutlarının yanı sıra şiirsel, estetik, felsefi ve düşsel yönleriyle de tüm karmaşıklığı içinde düşünmeye davet ediyor.
Sanatçılar: Aïda Lechugo, Arina Starykh, Gaspard Labastie, Guillaume Chevalier Fustec, Hugo Jacq, Susanna de Vido, Renato Balla, Lila Niel
Bakıştan sayfaya – France PhotoBook
“Bakıştan Sayfaya” sergisi, 200. yıl kapsamında fotoğrafı en temel mecralarından biri olan kitap üzerinden ele alıyor. Fotoğraf kitabı, fotoğrafları çoğaltıp yaymanın ötesinde, başlı başına bir yaratım alanıdır. Görsellerin seçimi ve sıralanışı, grafik tasarım, metin, kâğıt, baskı ve ciltleme, fotoğrafla kurulan anlatıyı birlikte şekillendirir. Fotoğrafın bu yönü, 200. yıl programının temel çerçevesinde de mecranın başlıca ifade biçimlerinden biri olarak tanımlanıyor.
France PhotoBook, Fransa’nın dört bir yanından yaklaşık otuz bağımsız yayınevini bir araya getiren bir yapıdır ve fotoğraf kitabını sanatın, görsel araştırmanın ve bilgi aktarımının kesişiminde yer alan, başlı başına bir yayıncılık alanı olarak savunuyor.
Suya Yazmak — Fransız-Türk ortak yaratımı
“Suya Yazmak” sergisi, Institut français Türkiye’nin desteklediği Fransız-Türk ortak yaratım projesi kapsamında ortaya çıktı. Sergi, Fransız görsel sanatçı Julie Chaffort ile dansçılar Banu Açıkdeniz, Chiara Giorda ve Su Güneş Mıhladız arasındaki buluşma ve diyaloğun ürünü.
Bu yaratım, Institut français Türkiye’nin Fransa ve Türkiye arasında kalıcı sanatsal bağlar kurma hedefini ortaya koyuyor: yalnızca eserleri sunmakla kalmayıp karşılaşma, deneyimleme ve ortak üretim için gerekli koşulları yaratmak. Bu projede bedenler, imgeler, manzaralar ve su ortak bir dile dönüşüyor.
Écrire sur l’eau, eş zamanlı olarak gösterilen üç filmden oluşan immersif bir video yerleştirmesidir. Sal üzerinde dönen kadın figürleri, İstanbul’un simgesel su manzaralarının ortasında hareket eder: İstanbul Boğazı, Şerefiye Sarnıcı ve Sarıyer Büyük Bent.
Eserin başlığı, Türkçedeki “suya yazmak” deyimine gönderme yapar: kalıcı olamayacak, ortaya çıktığı anda neredeyse yok olmaya mahkûm bir iz bırakmak. Geçiciliğin ve ele avuca sığmazlığın bu imgesi, İstanbul’da özel bir anlam kazanır. Burada su, ayırdığı kadar birbirine de bağlar: iki kıta arasında ve üç denizin kesişiminde, geçişleri, hikâyeleri ve hafızaları taşır.
Julie Chaffort, sürekli hareket hâlindeki bu suyu gerçek bir sanatsal malzemeye dönüştürür. Bedenler, kontrol ile kendini akışa bırakma arasındaki kırılgan dengede, sal üzerinde hareket eder. Suya yazmak, durmaksızın hareket eden ve dönüşen bir şeyin üzerinde iz bırakmaya çalışmaktır. Eser böylece zamanın akışını, hafızanın kırılganlığını ve daha genel anlamda dünyada var olma biçimimizi ele alır.
Julie Chaffort’un sanatsal pratiğinin devamında eser, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi; insanların, doğal unsurların ve görünmeyen güçlerin birbirleriyle rezonansa girdiği varoluş biçimleri üzerinden araştırır. Triptik yerleştirmenin dairesel kurgusu, izleyiciyi neredeyse ritüel niteliğinde, etkileşimli bir deneyime davet eder. Dönen bedenler, sürekli hareket hâlindeki bir evreni ve görünmeyen akışlarla şekillenen duyusal bir kozmolojiyi yeniden kurar.
Ara Güler, Jean Dieuzaide: 1950 ve 1960’ların Türkiyesi’ne iki farklı bakış, ortak bir hafıza
Fotoğrafın icadının 200. yılı vesilesiyle Institut français, Ara Güler Müzesi iş birliğiyle 1950’li ve 1960’lı yıllarda objektiflerini Türkiye’ye çeviren fotoğraf sanatının iki önemli ismini bir araya getiriyor: Jean Dieuzaide ve Ara Güler. İlki Fransız, diğeri Türk olan bu fotoğrafçılar, geleneklerin sürekliliği ile modernleşme arasında köklü bir dönüşüm geçiren ülkeyi hemen hemen aynı dönemde fotoğraflıyor.
Eserlerinin bir araya getirilmesi, aynı döneme ve konulara yöneldiklerini gösterirken her birinin kendine özgü fotoğraf dilini de ortaya koyuyor. İstanbul, Anadolu, köyler, manzaralar, emekçiler, sokaklar, pazarlar ve yüzler, kolektif bir hafızanın parçalarına dönüşüyor. Fotoğrafları, bu coğrafyayı olduğu kadar içinde yaşayan kadın ve erkekleri de anlatıyor.
Jean Dieuzaide (1921-2003), 1955 yılında Arthaud Yayınevi’nin isteği üzerine Michel de Saint-Pierre’in Trésor de la Turquie adlı kitabını fotoğraflamak için Türkiye’de uzun bir yolculuğa çıkar. Eşi Jacqueline ile yaklaşık üç ay boyunca İstanbul’u, Ankara’yı, Anadolu’yu, Kapadokya’yı, Karadeniz kıyılarını ve Ege sahillerini dolaşır. Bu yolculuktan güçlü, derin bir insani duyarlılık taşıyan ve ender rastlanır bir fotoğraf külliyatı doğar.
Fotoğrafları, geleneklerin, kuşaklar boyu süregelen davranışların, pazarların, halk şenliklerinin ve uçsuz bucaksız manzaraların iç içe geçtiği, hâlâ büyük ölçüde kırsal bir Türkiye’yi gözler önüne serer. Ancak Dieuzaide’ın bakışı yalnızca pitoresk ya da egzotik olanın peşine düşmez; insanlara, onların hareketlerine ve ışığa odaklanır. İstanbul’un balıkçıları, Anadolu’nun kervancıları, Kapadokya köylerinin çocukları ve halk şenliklerindeki güreşçiler, dönüşüm içindeki bir ülkenin canlı portresini oluşturur.
Ara Güler (1928–2018) ise İstanbul’u ve Türkiye’yi içeriden bir bakışla fotoğraflar. 1950’lerden itibaren balıkçıları, işçileri, zanaatkârları, çocukları ve yoldan geçenleri fotoğraflayarak kentin sokaklarını, limanlarını, halk mahallelerini ve kahvehanelerini durmaksızın dolaşır. Onun İstanbul’u Boğaz’ın, teknelerin, dar sokakların, sislerin ve siluetlerin, ama her şeyden önce orada yaşayan insanların İstanbul’udur. Yapıtları bugün, dönüşüm geçiren bir metropolün ve toplumun eşsiz bir görsel hafızasını oluşturur. Anadolu’ya yaptığı pek çok yolculukta da coğrafyaya, kültürel mirasa ve gündelik yaşama gösterdiği ilgiyi sürdürür.
Jean Dieuzaide ve Ara Güler’i bir araya getirmek, Fransa’dan gelen bir bakış ile Türkiye’de yetişmiş iki fotoğrafçının bakışı arasında diyalog kurmayı sağlıyor. Burada amaç, dışarıdan ve içeriden bakışları karşı karşıya getirmekten ziyade, üç fotoğrafçının aynı dönemde, gözlerinin önünde değişen bir dünyayı anlamak ve aktarmak için fotoğrafı nasıl kullandıklarını göstermektir. Sanatçıların yapıtları kimi zaman çarpıcı biçimde kesişir; aynı coğrafyalar, hareketler, meslekler, sokaklar ya da manzaralar karşımıza çıkar ancak her birinde mesafe, kadraj ve duyarlılık farklıdır. Böylece fotoğraf, karşılaştırma ve diyalog için güçlü bir araca dönüşür. Aynı ülkeye nasıl farklı biçimlerde bakılabileceğini, onun nasıl farklı biçimlerde yaşanıp anlatılabileceğini gösterir.
Uzun süre pek az kişinin görme fırsatı bulduğu Jean Dieuzaide’in Türkiye fotoğrafları, yakın zamanda yeniden gün yüzüne çıkarılarak Gers bölgesindeki Flaran Manastırı’nda sergilendi. Çekilmelerinden yetmiş yılı aşkın bir süre sonra Türkiye’ye dönmeleri, bu nedenle özel bir simgesel anlam taşıyor. Fotoğraflar, ortaya çıktıkları coğrafyayla yeniden buluşurken aynı dönemde aynı toplumu gözlemleyen iki Türk fotoğrafçının eserleriyle de yan yana geliyor.
Bu sergi, 1955–1965 yıllarının Türkiye’sine dair bir tanıklığın çok ötesine geçiyor. Fransa ile Türkiye arasında bakışların dolaşımı, hafıza ve fotoğraf tarihi üzerine düşünmeye davet ediyor. Üç önemli fotoğraf dilini buluşturarak fotoğrafın hem arşiv hem sanatsal üretim hem de evrensel bir dil olduğunu hatırlatıyor. Bu dil aynı zamanda geçmişte kalmış bir dünyanın hafızasını korurken coğrafyaları, kuşakları ve kültürleri birbirine yaklaştıran bir dil.
Yetmiş yıl sonra Jean Dieuzaide ve Ara Güler’in fotoğrafları nihayet bir araya geliyorlar. Birlikte, Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birine dair duyarlı bir portre çiziyor ve sergiyi Fransız-Türk fotoğraf ve ortak hafızamızın köklerine uzanan bir yolculuğa dönüştürüyorlar.
Fotoğrafın icadının 200. Yılı
2026 yılı, fotoğrafın icadının 200. yılı kutlanıyor. Nicéphore Niépce’in ilk deneylerinden iki yüzyıl sonra bu evrensel araç, modern tarihin en büyük kültürel, bilimsel ve sanatsal devrimlerinden biri olmayı sürdürüyor. Kalıcı hâle getirilen ilk görüntüden dijital teknolojilere ve yeni görüntü üretim biçimlerine uzanan süreçte fotoğraf, kendini sürekli yeniden icat etti.
Fotoğraf, bilimsel keşiflere eşlik eder, olayları ve toplumların geçirdiği dönüşümleri belgeler, bireysel ve kolektif hafızayı besler, hayal dünyamızı şekillendirir. Portre, manzara, mimari, röportaj, belgesel fotoğrafçılık, insan odaklı fotoğrafçılık, moda, sanatsal ya da deneysel yaratımlar: siyah beyazdan renkliye, analogdan dijitale uzanan teknik gelişmelerle birlikte fotoğrafın kullanım alanları ve anlatım dilleri de çeşitlenmiştir
Institut français Türkiye, fotoğrafın icadının 200. yılı vesilesiyle 2026’dan 2027 sonuna kadar çeşitli sergiler, buluşmalar, katılımcılara yönelik etkinlikler ve profesyonel buluşmalardan oluşan bir program sunuyor.
Bu 200. yıl programı, fotoğrafı anmanın ötesine geçip, bizi görüntünün toplumlarımızdaki yerini sorgulamaya davet ediyor: fotoğrafın tanıklık etme, hikâye anlatma, yaratma ve aktarma gücünü ve aynı zamanda gerçeği algılama biçimimizi nasıl dönüştürdüğünü düşünmeye çağırıyor. Böylece fotoğraf, yaşayan ve evrensel bir dil olarak, Fransa ile Türkiye arasında verimli bir diyalog alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Bakışımızı değiştiren bir icadın iki yüzyılı
Fotoğrafın icadı, modern çağın en büyük dönüşümlerinden biridir. Optik, kimya ve dünyadan bir izi muhafaza etme yönündeki kadim arzunun buluşmasından doğan fotoğraf; görme, belgeleme ve aktarma biçimlerimizi kökten değiştirmiştir. İki yüzyıl içinde önce bilimsel bir deney, ardından profesyonel bir uygulama, kitlesel bir iletişim aracı, belgeleme yöntemi ve başlı başına bir sanat dili hâline gelmiştir.
Fotoğrafın tarihi yalnızca makinelerin ve süreçlerinin tarihi değildir. Aynı zamanda bakışın da tarihidir. Fotoğraf malzemelerinin gelişmesi, pozlama sürelerinin kısalması, taşınabilir makinelerin ortaya çıkması, renkli fotoğrafın yaygınlaşması ve ardından dijital devrim, sürekli yeni estetik olasılıklar yaratmıştır. Her teknik dönüşüm, dünyayı kadraja alma, anlatma ve başkalarıyla paylaşma biçimimizi değiştirmiştir.
Bu bakımdan siyah beyazdan renkli fotoğrafa geçiş, fotoğraf tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Uzun süre karmaşık ve pahalı bir teknik olan renkli fotoğraf, 19. yüzyılda kayda değer ilerlemeler göstermiş ve 20. yüzyılın başında Lumière kardeşlerin geliştirdiği Autochrome yöntemiyle daha geniş bir kesim için gerçekten erişilebilir hâle gelmiştir. Ardından Kodachrome gibi endüstriyel yöntemler, renkli fotoğrafın yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısında renk, sanat alanında da güçlü bir yer edinmiş, siyah beyaz fotoğraf ise önemli bir estetik tercih olarak varlığını sürdürmüştür.
Bugün görüntülerin anında dolaşıma girmesi, akıllı telefonlar, dijital ağlar ve yapay zekâ fotoğraf tarihinde yeni bir dönemi başlatıyor. Fotoğrafın 200. yılı da onun tarihini tamamlanmış bir hikâye olarak değil, sürekli dönüşen bir mecranın hikâyesi olarak yeniden değerlendirme fırsatı sunuyor.




